Entegre özgürlük mücadelesi üzerine – Aslı Alpar (KaosGL) – Syndicate.Org

Fotoğraf: Şeriban Alkış, 2019, İstanbul, Resmi Hayvan Hakları Yürüyüşü

Öncelikle bütünleşik özgürlük mücadelesi olarak da ifade edilen “kesişimsellik”ten biraz bahsedelim.[1]. Bugün Türkiye’de bazı yapıların kesişimselliği, bazılarının ise bütünleşik özgürlüğü tercih ettiğini görüyoruz. Bütünleşik özgürlük, kesişimsellikten daha kapsayıcı ve bir arada var olan bir eylem alanını gösterse de aslında her iki terimin de 90’ların sonu ve 2000’lerin başında popüler hale geldiğini ve etkilerinin son on yılda daha fazla hissedildiğini söyleyebiliriz.

Bu kavramın ne olduğuna baktığımızda kesişimsellik; Cinsel, ırksal ve sınıf gibi farklı tahakküm sistemlerinin ilişkilerini ve işleyişini anlamak ve bu farklı baskı biçimlerine maruz kalan kadınların farklılıklarını gören bir feminizm kurmak için teorik ve politik çabaların sonucudur. ABD’li hukukçu ve eleştirel ırk teorisyeni Kimberle Crenshaw bu kavramı ilk kez 1989’da Irk ve Cinsiyetin Kesişimini Demarginalizing the Intersection of Irk ve Cinsiyet başlıklı makalesinde kullanmıştır.[2]

Siyah kadınların işe alınma ve işten çıkarılma davaları sonunda mahkemelerin ayrımcılık olmadığına dair kararının ardından Crenshaw, siyah kadınlara yönelik ayrımcılığın olmamasının aslında kadın hakları ihlalini görünmez kıldığına dikkat çekiyor ve bundan söz ediyor. bir kavşak varmış gibi birbirine giden yollar var.

Bu terim, Türkiye’de, çoğunlukla feminist hareketi ana akımlaştırma mücadelesi bağlamında, diğer hareketlerle olan bağlarını vurgulamak için sıklıkla kullanılmıştır. 2000’li yılların başından beri ekoloji ve hayvan hakları hareketleri bu terimi benimsemiştir. Vegan aktivistler, tabanı genişletmek ve diğer hak alanlarında hayvan sömürüsüne karşı çıkmamanın ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarmak için “feministler-solcular-LGBTI+’lar… hayvan sömürüsüne neden karşı çıksın” terimini kullandılar.

Türcülüğün nedeni aslında bir neden mi yoksa sonuç mu?

Bu terime neden ısınamadığımı, bu konuyu araştırırken tanıştığım Marksist hayvan özgürlükçü İtalyan filozof Marco Maurizi’nin tezleriyle açıklamaya çalışacağım.

Maurizi, hayvan özgürlüğü savunucularının iki ana yaklaşımı benimsediğini düşünüyor. Bildiğiniz gibi türcülük terimi ilk kez 1970 yılında Richard D. Ryder tarafından kullanılmıştır. türcülük; Bu ideolojilerin benzerliği ile cinsiyetçilik ve ırkçılık gibi bir ideolojinin olduğunu açıklar.

Ryder, türcülüğün nedeninin, insan olmayan hayvanların insanlardan fiziksel görünümdeki farklılıklar nedeniyle ortaya çıkması olduğunu savunuyor. Hatta günümüzde çeşitlilik diyebileceğimiz “farklılık” yüzünden hayvanların acı çekmesinin mantıksız olduğunu söylüyor ve bunun sadece ahlaki bir sorumluluk olmadığına dikkat çekiyor.

Ne mutlu ki, hepimiz başkalarının acılarına karşı doğal bir şefkat kıvılcımı taşıyoruz. İhtiyacımız olan şey, o kıvılcımı yakalayıp onu körüklemek ve onu rasyonel ve evrensel bir şefkat ateşine dönüştürmektir.

Ryder’ın bu ifadesi, bugün hala türcülüğün ana açıklamasında önemli bir yer tutmaktadır. Öyle ki Peter Singer, günümüzdeki bir okumayla, refahçı yorumlara sahip olduğunu söylediğimiz ünlü “Hayvan Özgürlüğü” kitabında, türcülük karşıtlığını bu farklılık üzerinden yorumlamaktadır. Bildiğiniz gibi insanların “insan bilincine sahip olmadıkları” için hayvanları sömürdüğünü söylüyor ve hayvanın bilinçli olup olmadığı değil, acı çekip çekmediği meselesinin istismar edilmesi gerektiğini ekliyor.

metafiziksel türcülük karşıtlığı

Burada Maurizi 2005 yılında tezleriyle devreye giriyor. Maurizi hayvan özgürlüğüne tarihsel materyalist ve metafizik yaklaşımlar arasındaki farkları kısaca açıklıyor.[3]

Tür karşıtlığının metafizik tanımı için bir mannequin olarak Peter Singer’ın felsefesini örneklendirir. Marco’nun temel fikri şudur: “Türcülüğün, insanın diğer tüm hayvanlardan farklı ve üstün olduğuna inanması nedeniyle ortaya çıktığı iddiası, aslında türcülüğün nedeni değil sonucudur”. Devam ediyor: “Bu hiçbir şeyin nedeni değil; daha ziyade, metafizik türcülüğün karşıtlarının henüz açıklayamadığı bir şeyin etkisi.[4]”

Tarihsel materyalist türcülük karşıtlığını Maurizi, Marx ve Engels’in “üstyapı” terimiyle açıklamaya çalışır. Üst yapı ve altyapı kavramlarına kısaca bakacak olursak; terbiyesizce

üretici güçler ve üretim ilişkileri, yani işçi-işveren çalışma koşulları, işbölümü, mülkiyet ilişkileri vb. Bunların sonucunda ortaya çıkan altyapı, kültür, kurumlar, siyasi iktidar ilişkileri, curler ve ritüeller iken ilişkiler üst yapıya dahildir. Altyapı ve üstyapı arasındaki ilişki tarihsel ve diyalektik olarak birbirine bağlıdır.

Özetle Maurizi için türcülük tıpkı cinsiyetçilik, heteronormativite ve ırkçılık gibi üstyapıda yer alan bir yerden ele alınmalı ve bunun nedeni üretim ilişkilerinin tarihsel pratiğinde aranmalıdır.[5].

Bu tarihsel süreç[6] Başka bir çalışmanın konusu olduğu için konumuza dönelim. Maurizi, kesişen ya da bütünleşik kurtuluş mücadelesinde olduğu gibi, hayvan özgürlüğü ve Marksizmin sadece birlikte çalışabileceğini değil, aslında zorunlu olarak birbirine ait olduğunu ve birleşmesi gerektiğini savunuyor.

Maurizi ayrıca, kendisini sosyalist olarak tanımlayan hayvan özgürlükçü çağdaşlarından (Dr. Steve Finest gibi) farklıdır. Hayvan hakları mücadelesinin, hayvanların işçi olduğu fikrine dayanarak anti-kapitalist olması gerektiğini söylüyorlar. Benzer şekilde, JasonHribal’ın “Concern of the Animal Planet: TheHiddenHistory of AnimalResistance: The Secret Historical past of Animal Resistance” adlı kitabı da hayvanlar aleminde kendilerine baskı yapan insanlara karşı gerçekleştirilen direniş, isyan, gösteri ve isyan eylemlerini anlatıyor.[7]

Maurizi, Marksizmin hayvanların işçiler olarak yorumlandığı argümanına dayanarak türcülüğe karşı çıkmaz. Tam tersine şöyle diyor: “Marx ve Engels, belirli bir tarihsel noktada işçi sınıfı terimini kullandılar. Belirli kapitalist toplumsal formasyon içinde ve sermayeyle ilişkisiyle, yani mülkiyet ilişkileriyle ve kârın üretimi ve dağıtımıyla ilişkisiyle tanımlanır. Sermaye ile ücretli işçiler ve hayvanlar arasındaki ilişki bu nedenle farklıdır”. Maurizi burada hayvanların işçiler gibi kendi istekleriyle mezbahaya gitmediğini ve buradaki ilişkinin özel mülkiyete karşı kurulması gerektiğini söylüyor.

Özetle ihtiyacımız olan şey kesişimsellik, entegre özgürlük veya Gary L. Francione, Anna E. Charlton, SueCoe gibi “Sol Hayvan Haklarını Neden Desteklemelidir”.[8] Bu şekilde yaklaşmanın eklektik bir yapı oluşturacağını ve sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünyayı hareketler arası dayanışmayla değil, gerçek bir iç içelikle mümkün kılabileceğimizi düşünüyorum.

Kaos GL Dergisine Erişin

Bu makale ilk olarak Kaos GL Dergisi’nin 182. sayısında Kesişimsel Aktivizm konusunda yayınlanmıştır. Dergiye kitapçılardan veya Notebene Yayınları net sitesinden ulaşabilirsiniz. On-line aboneler dergiyi magazin sitesinden okuyabilirler.

Dipnotlar:

[1] Bu metin, Hayvan Özgürlüğü Kolektifi tarafından 30 Ekim 2021’de Ankara’da düzenlenen Dünya Vegan Günü etkinliği için yapılan konuşmanın bir parçasıdır.

[2] https://feministbellek.org/kesisimsellik/

[3] https://mronline.org/2019/04/24/the-marxist-turn-in-animal-liberation/

[4] Animal Liberation, türcülüğü, örneğin, beyaz ırkçıların siyah insanlarla, natürel olmayan insanlarla ilişki kurması gibi, insan hayvanlarının çıkarlarının insan olmayan hayvanların çıkarlarından daha önemli olduğunu varsayarak, kişinin kendi türüne bahşedilen ahlaki ayrıcalık olarak tanımlar. trans insanlar, cis erkeklerden kadınlara…. Bu, türcülüğün katı teorik tanımıdır. Ancak Singer, kitabında türcülüğün kökenlerine ilişkin tarihsel tasvirler sunar, aslında yetersiz kaynaklıdır, ancak Batı uygarlığının türcü özünü ortaya çıkarmak için Aristoteles, Augustine, Saint Thomas, Descartes ve Kant’tan akıllıca alıntılar yapar.

[5] “Türcülük, hayvanları ihtiyaçlarımız için kullanmanın ve onları sadece ‘şeylere’ dönüştürmenin pratiğidir.”

[6] Sapiens öncesi insanlar tarafından tarif edilen süreç: Australopithecus (Australopithecus veya Australopithecus, yaklaşık 4 milyon yıl öncesinden 1,2 milyon yıl öncesine kadar Afrika’da yaşayan insan benzeri canlılara verilen cins adı), neredeyse hiç avlanmayan ve kuşkusuz gıdasıydı. diğer avcılardan kesinlikle yoktur. sayabiliriz. Muhtemelen küçük hayvanları öldürebileceğini biliyoruz, ancak ölülerin cesetlerini de yemesi muhtemel. Muhtemelen çok önemli bir uygulama olan taş aletler kullanmaya başlamış olsa da, doğaya karşı davranışı diğer hominidlerinkinden pek farklı değildi.

Homo erectus ve Neanderthal gibi diğer atalar, öncelikle artan zeka ve işbirliğine dayalı olarak avlanma becerilerini geliştirdiler.[8] Kendileri diğer hayvanlar için yiyecek olsalar da, aslında fiziksel azınlıklarının üstesinden gelmeyi başaran tehlikeli yırtıcılardı. Ancak bu onları “baskın hayvanlar” yapmaz.

[7] 21 Şubat 1991’de Victoria’daki Sealandpacific akvaryumunda günün son performansının ardından, üç katil balina – Nootka, Haida ve Tilikum – günlük rutinlerine devam etti. Kadın eğitmenlerden birinin balinalardan birine basması “eğlence” trajediye dönüştü.

[8] https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-195-temmuz-2005/2379/sol-neden-hayvan-haklarini-desteklemeli/4798

Kaynak: KaosGL

Leave a Comment

A note to our visitors

This website has updated its privacy policy in compliance with changes to European Union data protection law, for all members globally. We’ve also updated our Privacy Policy to give you more information about your rights and responsibilities with respect to your privacy and personal information. Please read this to review the updates about which cookies we use and what information we collect on our site. By continuing to use this site, you are agreeing to our updated privacy policy.